Siyasete Giriş

Siyasete Giriş

Burhanettin Kocamaz, ilk kez para kazanmanın ve rahat etmenin ne olduğunu görüyordu. Dershane, yolunda gidiyordu, ama yine de yetmiyordu. Hayır, maddi açıdan değil elbette. O’na yetmeyen, başkalarına fazla gelen iş yükü idi. Daha fazla çalışma güdüsü ve arzusu vardı. Epeydir aklında yer eden ticarete atılma meselesini dershaneye eklese fena olmayacaktı. Denemeye karar verdi ve 1 yıl sonra hem Lisan Fen Dershanesi’ne ortak oldu hem de zirai ilaç bayiliği alanında limited şirket kurup işyerini açtı. Babadan gelen bir meslekti ne de olsa.

Büyük çaba ve efor isteyen günler başlamıştı. Burhanettin Kocamaz gün içinde ikiye, hatta üçe bölünüyor ama yorulmak nedir bilmiyordu. Her sabah 6’da işyerini açıyor, saat 8 olunca babasına bırakıyor, kendisi dershaneye gidiyordu. Saat 12’de tekrar geliyor ve 2 saatliğine işi devralıyordu. Saat 14’te de yeniden dershaneye yetişiyordu. 18.00’de dershaneden çıkıp iş yerine geliyordu yeniden. İşyerinden de özel ders vereceği öğrencilerinin oraya…

Baş döndüren bir temposu vardı gerçekten. Yorulmuyordu da.
Sabah 6’dan gece yarısına kadar süren ağır ve yoğun ama güçle, gülümsemekle karşılanan bir süreç… 1989’a gelindiğinde bir arkadaşıyla birlikte ikinci işyerini açmıştı bile. Allah, Burhanettin Kocamaz’a sanki “Hiç durma” diyordu. 1991’de ise kardeşi askerden döner dönmez işlere dahil oldu hemen. Burhanettin Kocamaz, kardeşini de şirkete ortak etmiş, böylece üçüncü işyerini de faaliyete sokmuşlardı. Ziraat ilaçları bayiliği işinde öyle disiplinli ve enerjik bir rejim uyguluyordu ki 3 işyerine sahip Burhanettin Kocamaz, o sektörde Tarsus’ta başarı sıralamasında ilk üç sıranın içine girmişti bile.
Giderek daha çok dikkat çekiyor, kimi çevreler kendisiyle temasa geçmeye başlıyordu. Örnek ve başarılı bir iş adamı, eğitimde devrim yapmış bir öğretmen… Halk arasında da karşılık buluyor, tanınıyordu. Elbette bu durumda siyasi partilerin arayıp da bulamayacakları bir profil çıkmıştı ortaya. Ancak onun siyasi yolu, inandığı değerler, yola çıktığı insanlar, ülküsü tek bir rotayı işaret ediyordu: O dönemde etkili siyasi yapıya sahip milliyetçi partiyi… 1992’de arkadaşlarının ısrarı, karşı durulacak gibi değildi:
“Seni parti yönetiminde görmek istiyoruz.”
Neden olmasın? Tabii önce hanıma danışması gerekiyordu. Annesini ve babasını da davet edip hep birlikte konuşmak istedi. Ne var ki “Hayır, yönetime girmemelisin” demişti eşi. Gözleri kısılmış
üzgün bir tavırla devam etmişti sözlerine:
“Neler yaşadık, neler gördük. Bombalandık, kurşunlandık. Aynı olayları yaşamak istemiyorum bir daha.”

Eşi kaçamak gözlerle kayınvalidesine bakıyor, onun da söz almasını istiyordu. Lütfiye Hanım, oturduğu koltukta şöyle bir geriye
yaslanmış, nur yüzüne bir endişe gölgesi yansımış gibi başını sağa sola sallamıştı:
“Oğlum, karın yerden göğe kadar haklı. Sen çok değerlisin bizim için. Hele evlatlarımdan birini kaybedince bunu daha iyi anladım. Çok şükür namuslu, dürüst ve hak yemez bir insan olarak büyüdün. Çok şükür bugünlere geldik, kazancın, aile saadetin her şeyin var.Siyaset bozar bunları.Vazgeç bu sevdadan.”
Lütfiye Hanım, sustu ve Mustafa Bey’e döndü:
“Hanımlara bırakma her şeyi Mustafa. Ne geçiyorsa aklından sen de söyle lütfen." Ardından oğluna döndü: "Eğer gerçekten böyle bir niyetin varsa sütümü sana helal etmem.!”
Annesinin sözleri çok ağırdı. Beynine bir mıh saplanmış gibiydi. Başı dönüyor, sanki boşluktaymış gibi içinden elektrikli dalgalar
yükseliyordu. Kendini toparladıktan sonra babasına baktı. Zor geçen yılların hırpaladığı Mustafa Bey’in yüzü solgundu. Yutkunduktan sonra, “Oğlum” dedi sakince:
“Ne yapacağına kimse karışamaz ama hepimiz o korkuyu, çetin zamanları yaşadık. Başımızı siyasetle, şununla bununla ağrıtmayasın.”
Burhanettin Kocamaz, sabırla dinledi. Ağır ağır konuşmaya başladı. Sesinde şefkat vardı:
“Sizi çok iyi anlıyorum. Lakin işin duygusal yanı farklı, memleketsevdası boyutu farklı.”
Gözlerini annesinde sabitledi:
“Sana birileri bir şeyler söylemiş belli ki. Ne söyledilerse artık,
aklını çelmiş olmalı. Sütünü, hakkını helal etmeyecek ne yaptım bugüne kadar, nedir bu tepki?”
Bir an sustu ve karısına döndü:
“Hayat arkadaşım, can yoldaşım. Hatırla, kör kurşun dediler, vurulur dediler. Vermeyeceklerdiseni bana. Gelmedi, yaklaşamadı o kurşun bize. Söz konusu vatan ise söz konusu ülkemin ortak düşmanlarına karşı mücadele ise bu, tarihi sorumluluğumdur. Bizi, beni var eden değer de bu işte. Kaderde ne varsa o olur zaten. Eğer bu mücadelenin içinde bulunmazsam, asıl o zaman kaderime ihanet etmiş olmaz mıyım? Bu, bizim için bir vebal.”
Ortalığa çöken kısa süreli sessizliği ilk Mustafa Bey bozdu:
“Doğru bildiğin yoldan git evladım.”
Karısı, ümidini kaybetmiş, gözlerindeki endişe derinleşmişti. Annesinin ise kaşları çatılmış, dua ediyor, dudakları kıpırdıyordu.
Burhanettin Kocamaz, 1992 yılında parti yönetimine seçilmiş, çok geçmeden de parti sözcüsü olmuştu. İki yıl sonra seçim vardı ve çok çalışmaları gerekiyordu. Ancak O’nun seçimlerle ilgili bir hesabı yoktu. Tamamen davaya adanmışlık ve büyük Türkiye yolunda hizmet etmek dışında amaç belirlememişti. İşleri çok iyiydi, makine düzeniyle işliyordu. 6 büyük firmadan distribütörlük teklifi gelmişti.
Ancak gidişat O’nun tayin ettiği gibi yürümeyecekti. Belediye başkanlığı adaylığı için önce parti içinde sesler yükselmeye başladı, ardından da çevresel ısrarlar artmaya başladı. Hatta Tarsus’ta bazı kanaat önderleri, halkın talebi olarak belediye başkan adayı olmasını ilettiklerinde, kış rüzgarlarını andıran bir soğuk rüzgarın benliğine çarptığını hissetti. Taleplere kayıtsız kalamazdı elbette, ama yine de temkinli bekleyiş içinde olmakta fayda vardı. Önünü görmek istiyordu biraz.

Ancak süreç bu kadar kolay olmamıştı. Ülkücü camianın kendine özgü ahlaki kuralları vardı. Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı şekilde dershanecilik faaliyetleri zamanında kimse kendisine gelip bir teklifte bulunmamıştı. Dershane ortaklığını bitirip serbest hale gelince göz önüne çıkmıştı. İlçe başkanı olmasını istiyorlardı. Bu teklifi reddetmişti. İşleri düzene girmişti neredeyse ve biraz daha toparlaması gerekiyordu. “Uğraşmam mümkün değil” demişti kararlı bir sesle.

Olanları şöyle anlatıyor Burhanettin Kocamaz: “Ticari hayatta müşterilerimin çoğunlukta olduğu bir beldeden belediye başkanlığı adaylığı teklifi gelmişti. Benim orayla ne alakam var, dedim. Sadece ticari ilişkilerim var. Ondan sonra köyde de tamamı Yörük olmasına rağmen, her seçimde kavga çıkıyor. Köy ortadan ikiye bölünüyor. Bizim Yörüklerin en iyi yaptığı şey budur. Hepsi bir arada oldu mu kavga edecek kimse olmazsa birbiriyle kavga ederler. Dedim ki ‘Böyle bir niyetim yok.’ O zaman il genel meclis üyesi olmam ve yörük köylerine hizmet etmem istendi. Kabul ettim. İl genel meclisinin işi yoğun olmaz, toplantılara gider gelirim
diyerek. Tamam ben de il genel meclis üyesi adayı olayım, dedim. Ama en sonunda partide de il genel meclisi üyeliğine talep çok. Belediye başkanlığına da talip yok. Ben talip olmasam da geçmişten bu yana partiye, davaya hizmeti geçen isimleri basın bültenlerinde aday diye yazıyorum. Müşteri kızıştırır gibi. Allah rahmet eylesin, Mustafa KemalYüksel avukattı. MÇP’nin de eski ilçe başkanı. Adayımız diyerek basın bülteninde onun ismini yazdım. Bu da aday adaylarından birisi diye. Sabah baroya gidiyor adliyede. Herkes ona hayırlı olsun, diyor. O da şaşırıyor, hayırlı olsun dedikleri nedir diye. Diyorlar ‘Adaymışsın belediyeye.’ Gazeteyi gösteriyorlar. ‘Allah Allah ya benim haberim yok’ diyor. Tabii aday bulamayınca, bu sefer belediye başkan adaylığı teklifleri bana geliyor…” O zaman yönetime girme seçeneği konmuştu önüne. Hani karısının içi içini yiyen, düşünsel olarak hiç tasvip etmediği göreve  giden yolun taşları bu şekilde döşenmişti. İştahla çalışmaya başlamış, parti sözcülüğünü üstlenmişti. Aynı zamanda basınla ilişkiler koordinasyonunu da sürüklemeye başlamış, gazetelere gönderdiği bültenlerle dikkatleri partinin üzerine toplamayı başarmıştı. 1994 gelip çattığında kimin aday gösterilmesi gerektiği her gün konuşuluyor, ama sonuç alınamıyordu. Burhanettin Kocamaz’ın Yörüklükten gelen genetik cesareti pek çok ülküdaşında yoktu. Belki de geçmişten taşıdıkları acıların bir türlü dinmemesi yüzündendi. Üstelik MHP o güne kadar Tarsus’ta ve bölgede hiçbir varlık gösterememişken, kimçıkıp da aday olacaktı ki.

Kimin aday olacağı arayışları dönüp dolaştı ve Burhanettin Kocamaz’ın önüne geldi. Gün geçtikçe adaylığı yönündeki teveccühler artıyor, Burhanettin Kocamaz seçeneksiz bırakılıyordu. Babasına
dahi heyetler gidiyor, “Mustafa amca, oğluna söyle aday olsun, bu bir vebal” diyorlardı. Her gün gece yarılarına kadar toplantılar yapıyorlar, strateji üzerine konuşuyorlardı. Karısının içi rahat değildi, uyumuyordu kocası gelene kadar. Kadın, O’nu kapıda karşılıyor, her defasında da aynı dileği yineliyordu:
“İnşallah aday olmamışsındır.”
Olmamıştı ama olacaktı, kaçınılmaz görünüyordu. Distribütörlük teklifi yapan firmalara haber göndermesi gerekiyordu bu durumda:
“Şu anda başımızda böyle bir gelişme var. Seçim sonuçlarının netleşeceği zamanı bekliyorum. Eğer sizce de uygunsa biraz sabredelim. Bu gelişmeden bir sonuç alamazsak distribütörlüğü kabul edeceğim. Buna karşılık dürüst olmak gerekirse, yani gelişme somut sonuçlanırsa zaten yapacak birşey kalmıyor.”

Firmalar, Burhanettin Kocamaz’ın samimiyeti ve açık sözlülüğü karşısında beklemeyi rasyonel bir tercih olarak benimsemişlerdi.

Sonunda Kocamaz, partisi için, milleti için, doğup büyüdüğü ve yaşadığı Tarsus için adaylığı kabul etti. Karısına açıklayınca
aralarına buzdan dağlar girmişti adeta. Karısı onunla konuşmuyor, zorunlu haller dışında iletişime geçmiyordu. O
kadar karşı çıkmasına rağmen, kocasının kendisini hiç dinlemediğini düşünüp kırılmıştı. Karı koca dört aya yakın dargın
kalmıştı. MHP’nin seçim favorisi olmadığı da apaçık ortadaydı.

1991 seçimlerinde milletvekili olan dayısı bile Burhanettin Kocamaz için “Üç kuruş biriktirdi, onu da harcayacak boş yere. Kaç oyu var ki MHP’nin, nasıl kazanacaklar?” diyordu. Moral bozucu durumlar, üstüne üstüne geliyordu. Yine de boş durmuyor, siyasi satrancın zarif hamlelerini bulacağına inanıyordu. Geçmiş seçimlerin kronolojik dökümünü çıkarırken, eski tarihlerdeki siyasi hareketleri dahi not alıyor, seçmen eğilimlerini belirleyen faktörleri tespit ediyordu. 1989 seçimlerinde MHP’nin grafiği pek iç açıcı değildi mesela. Sadece 1400 oy alınmıştı.Bu da aşılırdı!

Ancak iradeyi, çelik gibi duruşu ve inancı örseleme zamanı değildi.

Çünkü yine ayrıntıcı ruhu bulutların ardından güneşi görmesini sağlayabilirdi. Adaylığının açıklandığı gün, diğer adayların kim
olacağı konusundaki tahmin ve beklentilerinde yüzde yüz isabet  vardı. Yarışacağı adaylara karşılık kendisinin halkta bir karşılığı olabilirdi, olacaktı da. Ara sıra yakınlarına yaptığı ziyaretleri sıklaştırıp desteklerini teyit ediyordu. Bir gün kirvesini görmeye gittiğinde, ön- cekilere benzer birtepki görünce şaşırmadı.
“Burhanettin, tamam anladık aday oldun. Ama madem böyle bir niyetin vardı niye Doğru Yol’dan ANAP’tan aday olmadın? Burada MHP’nin kaç oyu var ki” demişti kirvesi.
“Amca, biz kitle partisi değil, ideoloji partisiyiz. Bir ideolojiye inanmışız. İllaki seçimi kazanmamız şart değil. Partimizin oyunu ne kadar artırırsak, o bizim için önemli. 30 Mart seçimleri gelsin hayırlısıyla, bir gün sonra sizinle karşılaştığımızda bu söylediğinizin altında ezilebilirsiniz.”

Çalışmalar sırasında beklentilerinin üstünde gitmeye başlamıştı her şey. Etrafında bir çemberin sarması gibi Kuvva-i Milliye ruhu oluşmuş, öteden beriden insanlar gelip takip etmeye başlamıştı. Konvoylar oluşuyor, kamyonu olan kamyonla, traktörü olan traktörle, mobileti olan mobiletle, bisikleti olan bisikletle katılıyordu büyüyen bu kervana. Çığ gibi büyüyen konvoylar, diğer partilerin gözünü korkutuyordu.

Bir eksiklik vardı yine de. Dargınlığı bitmeyen karısı! Yanında olmasını öyle istiyordu ki. İhtiyacı vardı hayat arkadaşına. Ne var ki seçim çalışmaları boyunca karısı hiç mi hiç ilgilenmemişti. Ne yanına geliyor, ne bir destek veriyor ne de herhangi bir çalışma yapıyordu. Hemen her gün akşam kahvelerde toplantılar yapılıyor, çıkışta da uzun konvoylar oluşuyordu. Onlar partiye dönerken, SHP’li eski belediye başkanı ve başkan adayı parti çalışmasını çoktan bitirmiş
oluyordu. Burhanettin Kocamaz ve peşindeki araçları, Türk bayrağı sallayan coşkulu kalabalığı görünce, kendisi de alkışlıyor, “Bravo Burhanettin” diyordu. Tabii onun bu davranışının altında MHP’nin DYP ve ANAP’ı bölmesi ile aradan sıyrılıp yine başkan olma planı yatıyordu.

30 Mart’a yaklaşık bir ay kala genel görüş, seçimi CHP veya MHP’nin kazanacağı yönüne evrilmişti. CHP’li adayın parası çoktu; muhteşem propaganda yapıyor, bu çalışmalarıyla önde gözüküyordu. Burhanettin Kocamaz ise ayırdığı o günkü parayla 130 milyon lirayı harcamış, 100 milyon lirayı işadamlarından tedarik etmiş, 50milyon liralık da bağış toplanmıştı.
Toplam 280 milyon lira!

Bu arada seçim günü heyecanla beklenirken, Burhanettin Kocamaz da çalışmalarına bütün enerjisiyle hız vermiş, diğer partilerden önce halkın içine karışıp evleri gezmeye, dertleri dinlemeye, acıları yerinde görmeye, Tarsus’un ihtiyaçlarını en ince ayrıntısına kadar belirlemeye başlamıştı. “Eğer millete doğru tercihler sunar ve icraatına inandırırsan senin yanında olur. Ancak koltuğa oturunca o sözler hatırlanmazsa bunun adı siyasi riyakarlık olur, mertliğe de yakışmaz. Burhanettin Kocamaz, yapabileceklerinin sözünü verir. Yapar da!” diyordu içinden. Bugüne kadar ne çok aldatılmış, ne çok kullanılmış bu yüce millet. Hâlâ devam ediliyor aynı tutumlara. Demek ki MHP ve ülkücüler kendini yeterince anlatamamış Tarsus’ta.Artık hakkıyla anlatacaktı...
MHP’nin orada varlık gösterememesi, insanların bazı sorularına ve şüphelerine de vesile oluyordu haliyle:
“MHP’nin burada kazanma şansı yok.”
“Başka partiden aday olsaydın ya.”
Burhanettin Kocamaz da biliyordu bunları. Rakipleri gerçekten güçlüydü ve Tarsus’ta solun hakimiyeti apaçık ortadaydı. Yalnız
kimsenin hesaba katmadığı bir durumu önsezileri ve dikkatli gözlem takibi ile keşfetmiş, ümit ışığının oradan süzüleceğine inanmıştı. Solun karakteristik özelliğini çok iyi bilen Burhanettin Kocamaz, o cenahta bir bölünme yaşanacağını tahmin etmişti. Eğer bölünme gerçekleşirse, bir önceki seçim sonuçlarına göre daha az oyla da olsa aradan sıyrılacak, belediye makamını dürüst-ülkücü anlayışın nasıl yöneteceğini gösterme fırsatı bulacaktı. Nitekim yapılan aday tahminlerinin tamamı gerçekleşti. Herkesin bir hesabı varsa Cenab-ı Allah’ın da bir hesabı vardı. O hesap asla şaşmazdı!